Barton Fink
Yönetmen: Ethan- Johen Cohen
Senaryo: Ethan- Johen Cohen
Yapımcı: Ethan Coen, Graham Place, Ben Barenholtz
Süre: 1s 50dk
Ülke: ABD
Tür: Dram, gerilim
Cast: John Turturro, John Goodman, Michael Lerner, Judy Davis
Coen kardeşler hakkında;

Ethan Coen ve Joen Coen senarist ve yönetmen kardeşler. Minnesota’nın banliyösünde dünyaya gelen kardeşlerin babaları Minnesota Üniversitesinde Ekonomi profesörü, anneleriyse St. Cloud Eyalet Üniversitesi’nde sanat tarihi profesörü. Daha çocuklukta çimleri biçmekle kazandığı parayla bir kamera alıp komşu çocuklarını çekmeye çalışan Joen Coen, yeteneğini eğitimiyle de destekleyerek New York Üniversitesi’nde film programına devam etti. Ethan ise kariyerini Princetown Üniversitesi’nde felsefe okuyarak değerlendirdi. Kara mizah konusunda oldukça usta olan yönetmenler, bu temada akla gelen ilk isimlerden birisi olmayı başardılar. Çoğu zaman Joel yönetmen, Ethan senarist olarak görünür. Film endüstrisinde aynı bakış açısına ve düşünce yapısına sahip oldukları için “iki kafalı yönetmen” lakabıyla anılmaktadırlar.
Coen Kardeşler bugüne kadar “Where Art Thou?, Raising Arizona, The Big Lebowski” gibi komedi filmlerinin yanında “Blood Simple” gibi kara filmler ve “Barton Fink” gibi dram ve komediye yer veren filmlere de imza attılar. Kariyerlerini dörder Oscar ödülüyle taçlandırmışlardır.
UNUTULMAYAN BİR KLASİK: BARTON FİNK
Az bilinen bir film, kara mizah da sayılabilen bir başyapıt. Film bir tiyatro eserinin diyaloglarının duyulmasıyla başlar ve sonrasında bizim filmimizin ana karakteri Barton Fink görünür. Oynanan tiyatronun metin yazarıdır ve hikayesi herkes tarafından oldukça sevilmiştir. Gelgelelim seyircinin gözünde, duruşu ve bakışlarıyla bir şeylerden rahatsız bir imaj çizer. Karakterin dış görünüşü asosyal, her an bir psikoz atağına tutulacakmış hissi uyanırır. Kutlama yemeğinde ise rahatsız görünüşünün nedenini az çok anlamaya başlarız. Yemekteki serzenişinde “eleştirmenlere kulak veremem.. eserimle dalga geçemem, bir yazar sezgileriyle yazar” derken sadece yazarın sesini değil arkadan yönetmenlerinde sesi duyulur. Sektörel bir eleştiri yapılan filmde aklıma David Lynch’in Mulhollend Drive filmi gelmesi de şaşırtıcı değil. Lynch ve Coen Kardeşler sistem eleştirisini kendilerine has teknikleriyle başarılı bir şekilde işlemiş. Lynch sembolizmi kadar olmasa da Coen kardeşlerin yönettikleri filmlerde de sembolizmin başarılı örneklerini görürüz.
Filmin ikinci kısmı, Barton Fink’in son tiyatrosundaki başarısıyla ismini Los Angeles’ta duyurması ve New York’taki yaşantısına veda etmesi konu edilir. Asıl filmin başladığı nokta da burası. Sekans geçişinde sahilde bir kayaya dalganın çarptığı gösterilir. Bu filmin sonunda tekrar karşımıza çıkacak. Kahramanımız Los Angeles’a gelir ve çok da iyi durumda olmayan, hikayelerinin kahramanları ‘sıradan insanların’ kalabildiği bir otele yerleşir. Her şey oldukça normal ve dingin devam ederken alt notalarda bir gerilim duygusu verilir. Monoton giden hikayeyi bir anda gerilime dönüştürmek konusunda ne derece usta olduklarını da gösterir.
Otel, otel odası başlı başına bir hikayedir aslında. Resepsiyonist, asansör görevlisi oldukça tuhaf yapıda kişilerdir. Otel odasının duvar kağıtlarında kahverengi ve yeşil tonları hakimdir. Her şey yerli yerinde ve düzenli gözükse de renklerin psikolojik etkileri düşünüldüğünde yönetmenlerimizin seyircide huzursuzluk hissi yaratması için tercih etmiş olabileceği hissini uyandırıyor. Odada ki eşyalar ise ses çıkaran yaylı bir yatak, iki yanında şifonyer, çekmeceli bir çalışma masası ve masanın hemen üzerindeki duvarda, sahilde oturan denize doğru bakan bir kadın resmi var. Film mitimizin* bu olacağını kameranın resme odaklanmasıyla birlikte hissediliyor. Sinek ve sıcakla geçen huzursuz bir geceden sonra yazarımız Jack Lipnick’le tanışıyor.
Lipnick tam anlamıyla edebiyattan, sanattan anlamayan tamamen ticari kaygılarıyla hareket eden kendisinden istenileni veren, bağnaz hatta okumayan bir adamdır ve sinema endüstrisinde Capitol Pictures’un başında ki isimdir. Lipnick karakteriyle sinema endüstrisine güzel bir sistem eleştirisi yapılır. Aynı zamanda Lipnick, yazarımızın düşüncelerine tamamen zıt düşebileceği bir karakterdir. Yine de Barton Fink’e yazıları konusunda güvenir ve ona “B” tipi güreş filmi senaryosu yazmasını ister. İstemeyerek geldiği Los Angeles’ta kendisini ısmarlama hikaye pazarlığına oturmuş olarak bulan yazarımız nasıl bir tehlike içinde olduğunun farkına varır. İstenilen hikayeyle yazmayı düşündüğü hikayenin birbiriyle hiç alakası yoktur. Hatta kendisinin güreşle ilgili de bir bilgisi yoktur. Bu sebeple de yazar tıkanması yaşayan Barton Fink emir alan bir askerden farksız vaziyettedir.
Tam bu durumdayken Fink’in kapı komşusu Charlie Meadows hikayeye

yeni bir aksiyon katıyor. Kapıda tüm iriliğiyle belirmesiyle şimdi yumruğu çakacak derken Charlie Fink’e yardım elini uzatıyor. İlk başlarda Fink bu yardım eline çekinceli yaklaşsa da içinde bulunduğu durumdan ve yalnızlığının da etkisiyle yardım elini kabul ediyor. Gelgelelim Fink’in istenilen senaryoya uzun süre kalem oynatamaması seyirci üzerinde gerilimi arttıran bir diğer etken arasında. Fink ile Charlie arasında geçen bir diyalogda Fink’i film boyunca görmediğimiz bir coşkunlukla eleştirmenler, sıradan insanı konu edinmemesi nedeniyle gerçeklikten kopan yazarlar ve onların soyutlamaları yüzünden boş bir şekilciliğe dönen sinemadan bahsediyorlar. Konuşmanın heyecanlı bir noktasında duvar kağıdı sökülüyor ve altından yapışkan bir sızıntı akıyor. Bir nevi bilinç sızıntısı olarak düşündüğüm bu sahnede de sembollerin ne derece iyi kullanıldığını tekrar hatırlatıyor.
Fink’in Bill Mayhew ile tanışması da oldukça enteresan. Tam da başka bir yazardan destek alması gerektiğini düşündüğü anda tuvalette Bill’le tanışır. Onun büyük yazar W.P. Mayhew olduğunu öğrendiği anda çok şaşırır. Yardımını ister ancak hiçbir şey hayal ettiği gibi gitmez hatta tam tersi sekreterini Audrey Taylor’u tanıyınca yazar Mayhew onun için tam bir hayal kırıklığı olur. Yazmak üzerine konuştuklarında ise Mahwey’in yazı yazmayı, hikaye üretmeyi, bir fikrin ortaya çıkışını mutluluk ve iç huzuru olarak tanımlaması da Fink’in düşüncelerinde rahatsızlık uyandırır. Ona göre yazmak bir sondaj işidir ve büyük bir iç acısından kaynaklanır.
Fink’in Audrey’den yardım istemesi sonucu çığrından çıkan olaylarda seyirciyi bir anda şaşkına çeviriyor. Fink’in Audrey’le bir gece birlikte olması ve sabah uyandığında onu yatakta ölü bulması Fink’i çıldırmanın eşiğine getiriyor. Tam bu anda seslere gelen kapı komşusu Charlie, Fink’in imdadına yetişir ve cesedi bir anda ortadan kaybeder hemen sonrasında ise New York’a gider. Fink karşı karşıya kaldığı bu durumla tek başına baş etmelidir ki hemen sonrasında iki dedektifin Fink’i ziyaretiyle öğreniriz Charlie aslında Karl Mundt adında bir seri katilmiş. Olaylar bu şekilde aydınlanınca kameranın Barton’un odasının duvarlarında gezinmesi daha iyi anlaşılabiliyor. Duvar kağıdından sızan yapışkan bir maddenin benzerinin, kulak iltihabı sebebiyle Charlie’nin kulağından sızması da seyirciye işaret ediyor.
Filmin en sonunda durmak bilmez bir ilhamla Fink’in senaryosunu tamamlaması ve yazarın kendi sezgisiyle en iyi işi olduğunu düşünmesi buna rağmen Lipnick’in senaryoyu vasat bulması sistemin yazardan istedikleriyle sanatsal kaygıya sahip yazarın iç çelişkisini çok iyi özetliyor. Tıpkı senaryoyu bitirdiğinde kutlamaya giden ve orda büyük özgüvenle “ben yaratıcıyım, ben yazarım” nidaları atan Fink’i gerçek dünyanın bir yumrukla kendine getirmesi gibi.

Filmin sonu aynı sekansla; sahil, kayaya dalganın çarpması ve yazarımız görünüyor. Ve bir kadın duvarındaki resimdeki gibi kumsalda oturup denize bakıyor. Oteldeki o tablonun Barton’un zihnindeki bir kaçış noktası olduğu düşüncesi ve gerçekle ilişkilendirildiğinde de film boyunca süren gerilimin o sahilde sona ermesi bu görüşü destekleyen bir kanıt olarak sunuluyor.
Filmde geçenlerin yazarların gerçek hikayeleriyle ne derece ilişkilendirilebilir diye düşündüğümüzde karakterle benzer noktalarının olduğunu görürüz. Joen Coen’in uzun süre New York’ta yaşaması Barton Fink’in de New York’ta sakin bir yaşantısının olması, Coen kardeşlerin Barton Fink’ten önceki Miller’s Crossing’i yazarken benzer kalem tıkanıklığı yaşamaları da bu ilişkiyi destekliyor.
Film konusu ve işlenişi sebebiyle dolu dolu olunca her ayrıntısını incelemek önem kazanıyor. Dolayısıyla eleştirisi de uzun olabiliyor. Üzerine saatlerce konuşulabilecek bir film olduğu ve ayrıntılara eğildiğim için yazıyı uzun tuttum. Şimdilik hoşçakalın.
Yorum bırakın